Yazılarım, Zihinsel Atıştırmalıklar

Asıl olan “yazar” değil “yazan” olmak

50li yaşlardan geriye baktığımda en önemli pişmanlıklarımdan birisi küçük yaşlardan itibaren günlük tutma alışkanlığı edinmemiş olmam. Eminim inanılmaz değerli bir kazanım olurdu.

Kendi adıma, yazmanın sihirli dünyasını çok geç keşfettim. Mühendislik eğitimi almış, rasyonel düşünen, analitik yönü kuvvetli bir beyaz yaka yönetici olarak çok geç yaşlara kadar hiç yeltenmedim yazmaya. Yazmak, sadece kurumsal dünyanın dinamikleri içindeki ihtiyaçlarla sınırlı eylemdi benim için.

Oysaki yıllar boyunca okuduklarım, dinlediklerim, öğrendiklerim ve deneyimlerim ile harmanlanan çok malzeme biriktirmiştim. Merak etmek, soruların peşinden koşmak, düşünmek ve ortaya çıkanları çevremdekilerle paylaşmak, aktarmak git gide beni daha fazla cezbetmeye başlamıştı. Bu süreç ister istemez beni yazmaya doğru itti.

Tam zamanlı beyaz yaka çalışmayı bıraktığım 2014 yılında, “Zihinsel Atıştırmalık” isimli blog sayfamı açmaya karar verdim.  İlk başta, doğal olarak kafamda bazı ciddi soru işaretleri vardı. Yazdıklarımı başkaları okuduğunda ne der? Ya yazdıklarım beğenilmez ise? İyi bir köşe yazarı olmayacaksam, yazdığım roman çok satan kitaplar listesine girmeyecekse neden yazayım ki? Sanırım kafamızı işgal eden bunlara benzer sorular bir çoğumuzun yazmasının önündeki en güçlü bariyer.

Beni yazma ve blog yazılarımı paylaşma konusunda en çok rahatlatan ve tetikleyen bu endişe ve önyargılarımın üstesinden gelmek oldu.

Peki bunu nasıl başardım? Benimle benzer kaygıları taşıyanlara yardımcı olabilmek için kısaca anlatayım; Çalışma hayatında olan bizler hedef odaklı düşünmeye alışkınız. Bir hedefe ulaşamayacaksak, nihayetinde herkesin gördüğü somut bir başarı hatta ödül olmayacaksa o yola çıkmayı tercih etmiyoruz. Oysa asıl olan; bir hedefe ulaşmak değil, hedefe doğru çıkılan yolculuğun keyfini sürmek.

Doğru bir yolun yanlış bir yere götürdüğü hiç görülmemiş.

Yazarlık bir meslek dalı. Kitap, makale, hikâye, senaryo, şarkı sözü, tiyatro oyunu, hangi alanda yazıyorsanız o konuda profesyonel bir şekilde eser üreten kişiler için kullanılan bir ifade. İşin içinde bir ticari gaye, ortaya bir eser çıkarma ve bunu kitleler ile buluşturmaya dayalı bir faaliyet.

Oysa “yazan” olmak; ticari bir gelir elde etme gayesi gütmeden, satış rakamları, okur adedi gibi rakamsal verilere aldırmadan, saf ve amatör bir ruhla yazının sihirli dünyasında yolculuk etmek demek.

Sonuçta, elbette her yazar aynı zamanda yazan olmak durumunda ama her yazanın bir yazar olması gerekmiyor.

Bu farkındalıkla, illa yazar olmam gerekmediğini, önemli olanın yazan olmak olduğunu içselleştirmem kafamdaki tüm resmi değiştirdi. Blog sayfalarımı açarken, yazan olmak hevesiyle yola çıkmaya karar verdim. Halâ da aynı hevesle yola devam ediyorum. Yazılarımla zaman zaman aramıza mesafe girse de, artık yazıyla aramızda güçlü bir bağ oldu, ondan kopmam mümkün değil.

Peki, niçin hayatımızda yazmaya daha fazla yer açmıyoruz? Yazmanın sihirli gücüne inanan ve bunu bilen bir çoğumuzu yazmaktan alıkoyan ne?

Küçük yaşlardan itibaren yazma refleksi edinmemiş, duygularımızı, düşüncelerimizi yazarak ifade etmeyi alışkanlık haline getirmemiş olmak en önemli neden diyebiliriz.

Yine benzer şekilde, bir çoğumuzun muzdarip olduğu zamansızlık, içinde olduğumuz acımasız koşuşturma temposu, yaşamla mücadelenin yarattığı yorgunluk diğer öne çıkan nedenler muhtemelen. 

Aslında yazmak tam da bu açıdan çok değerli. Yaşadığımız bu zorlu koşullarda bize nefes alabileceğimiz hava boşlukları yaratan bir kaçış noktası. Kendimizle baş başa kaldığımız, kendimize kulak verdiğimiz gizli bir sığınak. Ekonomik sorunlar, sıkıntılar, stres ve koşuşturmaca ile boğuştuğumuz bu süreçle baş edebilmek için en etkili ve kolay ilaç.

İhtiyacınız sadece kalem ve kağıt ya da dijital ortamda yazmak isterseniz bir bilgisayar veya tablet. En maliyetli ve zorlu kaynak ise sakin, dingin ve kendinize ayırabileceğiniz kaliteli zaman yaratmak. Ama inanın, bu yatırımın geri dönüşü çok yüksek.

Başkaları için yazmak zorunda değilsiniz. Hatta yazdıklarınız paylaşmak gibi bir zorunluluğunuz da yok. Tüm kontrol sizin elinizde. Bırakın başkalarıyla paylaşmayı sonradan dönüp yazdıklarınızı tekrar okumanız bile şart değil.

Bazen kalemi kâğıdın üzerine koyup hiç kaldırmadan, düşünmeden, imla kurallarına bile dikkat etmedenkalbinizdekileri yazıya dökmek o kadar rahatlatıcıdır ki.. (Bunu deneyimlediğim için kesin bilgidir.)

Üstelik, yazan olma yolculuğuna çıktığınızda, bu yol sizi okuyan, araştıran, düşünen, fikir üreten, paylaşan olmaya da götürüyor doğal olarak.

Yazmak konusuna ilgi duyanlara önerebileceğim ilk kaynak; Julia Cameron’un Butik Yayınları’ndan çıkan “Sanatçının Yolu” adlı kişisel gelişim kitabı. 12 haftalık bir program dâhilinde, düzenli olarak, her gün kısa kısa yazarak bu yolculuğu deneyimleyebileceğiniz bir yol haritası sunuyor.

Bir diğer önerim ise; Mürsel Çavuş’un “Yaratıcı Yazarlık Defteri”. Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan kitap, farklı konu başlıkları altında çok sayıda yazma egzersizi içeriyor. Tamamladığınızda sizin kaleminizden çıkan bir kişisel not defterine dönüşen bir başucu kitabı.  

Önemli olan niyet, cesaret ve sonrasında gayret!

Yazan olanlar kervanında taze katılımcılar görmek dileğiyle..

 

Copyright © 2022 · Okan Utkueri

www.okanutkueri.com sayfalarında yayınlanan tüm içerik hakları Okan Utkueri’ye aittir.

 

Beğendiyseniz Lütfen Paylaşın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir